KURAKLIĞIN EŞİĞİNDE TÜRKİYE: SU KRİZİ
KURAKLIĞIN EŞİĞİNDE TÜRKİYE: SU KRİZİ
Saliha Sude ÇAKIR
* Öğrenci, Kırıkkale Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, 240401078@kku.edu.tr
ÖZ
Bu makalede, günümüzün en önemli küresel sorunlarından biri olan su krizi; Türkiye merkezli bir yaklaşımla hukuki, sosyolojik ve tarihsel perspektiflerden analiz edilmiştir. Çalışmada, suyun medeniyetlerin inşasındaki stratejik rolü vurgulanarak; Mezopotamya’daki ilk su hukuku düzenlemelerinden Roma’daki "kamu malı" (res publica) bilincine, Osmanlı’daki vakıf sisteminden Cumhuriyet dönemi modernleşme sürecine kadar olan tarihsel gelişim incelenmiştir. Türkiye’nin "su zengini" olduğuna dair toplumsal yanılgının aksine, ülkenin su stresi altında olduğu gerçeği; nüfus artışı, kontrolsüz kentleşme, tarımsal israf ve iklim değişikliği verileriyle ortaya koyulmuştur. Hukuki boyutta, Türkiye’deki parçalı mevzuat yapısı ve bütüncül bir Su Kanunu’nun eksikliği, suyun "temel bir insan hakkı" mı yoksa "ekonomik bir meta" mı olduğu tartışmaları ekseninde ele alınmıştır. Sosyolojik açıdan ise suyun sınıfsal dağılımı, su adaletsizliği ve toplumsal su algısı analiz edilmiştir. Makale kapsamında ayrıca; İsrail’in deniz suyu arıtma ve geri kazanım teknolojileri ile Singapur’un "Dört Ulusal Musluk" stratejisi gibi başarılı uluslararası modeller Türkiye ile karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, Türkiye’nin su krizini yönetebilmesi için suyun "kapalı döngü" sistemine geçişini sağlayacak teknolojik yatırımların, merkezi bir su otoritesinin kurulmasının ve suyun anayasal bir hak olarak tescil edilmesinin gerekliliği vurgulanmıştır.
Anahtar Kelimeler: Su Krizi, Su Hukuku, Türkiye’de Su Yönetimi, Su Adaleti, İsrail Modeli, Singapur Modeli.
1. GİRİŞ
Su, insan yaşamının sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez bir doğal kaynak olmasının yanı sıra toplumsal örgütlenme biçimlerini, ekonomik faaliyetleri ve hukuki düzenlemeleri doğrudan etkileyen stratejik bir unsurdur. Günümüzde suya erişim sorunu yalnızca çevresel bir problem olmaktan çıkmış; gıda güvenliği, halk sağlığı ve toplumsal eşitsizlik ile iç içe geçen çok boyutlu bir küresel kriz niteliği kazanmıştır. Sanayileşme, kontrolsüz kentleşme ve iklim değişikliğinin tetiklediği bu kriz, ekosistemlerin dengesini bozmanın ötesinde, temel bir insan hakkı olan “suya erişim” hakkını da tehdit eder hâle gelmiştir. Bu bağlamda su krizi, yalnızca doğal kaynakların azalmasıyla açıklanamayacak; aynı zamanda insan eliyle üretilen yapısal sorunların bir sonucu olarak ele alınacaktır.
Türkiye’nin “su zengini bir ülke” olduğu yönündeki yaygın ancak hatalı toplumsal algı, mevcut krizin derinliğini maskelemektedir. Oysa Türkiye, kişi başına düşen su miktarı verilerine göre “su stresi altındaki ülkeler" kategorisinde yer almakta ve yakın gelecekte “su fakiri” olma riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Mevcut verilere göre Türkiye’de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1.300 m³ civarındadır. Bu rakamın 1.000 m³’ün altına düşmesi durumu ise literatürde “su kıtlığı” olarak tanımlanmaktadır.1 Bu karmaşık tabloyu anlamlandırmak için hukuki ve sosyolojik açıdan incelememiz gerekmektedir.
Hukuki açıdan baktığımızda suyun mülkiyet durumu, kullanım hakkının dağıtımı ve çevresel değerlerin korunması ancak güçlü bir yasal çerçeve ile mümkündür. Suya erişimin bir insan hakkı olarak tanımlanması ve bu hakkın pozitif hukuk metinlerinde karşılık bulması, kriz yönetiminin yasal zeminini oluşturur. Uluslararası hukukta su, “yaşam hakkı” ile doğrudan ilişkilendirilmiş ve devletlere bu kaynağı koruma ve adil dağıtma yükümlülüğü yüklenmiştir.2
Sosyolojik açıdan ele aldığımız zaman su kullanımı, bireylerin ve toplumların kültürel alışkanlıkları, sınıfsal farklılıkları ve algı biçimleri ile doğrudan ilişkilidir. Toplumun su tüketim davranışları değiştirilmeden ve “su adaleti” kavramı toplumsal bilince yerleşmeden yapılacak hiçbir teknik müdahale kalıcı bir çözüm sunamayacaktır. Su krizi aynı zamanda bir sosyal eşitsizlik meselesidir. Zira kriz anlarında kaynağa erişim yeteneği, sosyo-ekonomik statüye göre farklılaşmaktadır.
2. TARİHSEL ARKA PLAN: ANTİK ÇAĞ’DAN GÜNÜMÜZE SU
Su, tarih boyunca yalnızca biyolojik bir ihtiyaç olarak değil, aynı zamanda medeniyetlerin kuruluşunu, sürekliliğini ve çöküşünü belirleyen temel bir unsur olarak varlık göstermiştir. Yerleşik hayata geçişten itibaren su kaynaklarının kontrolü, toplumların ekonomik üretim biçimlerini, siyasal örgütlenmelerini ve hukuki düzenlerini doğrudan etkilemiştir.
a. Mezopotamya ve Roma Dönemi
Bilinen en eski medeniyetlerden biri olan Mezopotamya, suyun kontrolü ve dağıtımı etrafında şekillenmiş bir uygarlık örneği sunmaktadır. Dicle ve Fırat nehirleri arasında kurulan bu medeniyetlerde tarımsal üretimin sürdürülebilirliği, sulama kanallarının düzenli işletilmesine bağlıydı. Bu bağlamda, suyun kullanımı ve paylaşımı erken dönemden itibaren hukuki normlarla düzenlenmeyi gerektirmiştir. Özellikle Hammurabi Kanunları, suyun yanlış veya ihmalkâr kullanımına ilişkin yaptırımlar öngörerek, suyun bireysel keyfiyete bırakılmadığını ortaya koymaktadır.3 Sulama kanallarının bakımıyla yükümlü olan kişilerin 3 Fahlbusch, H. (2009). Antik çağda su yönetimi ve hukuksal düzenlemeler. Arkeoloji Yayınları.
2 Birleşmiş Milletler. (2010). Güvenli ve temiz içme suyu ile sanitasyon insan hakkı. (karar no. 64/292).
1 Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü. (2023). DSİ 2023 Yılı Faaliyet Raporu.
https://cdniys.tarimorman.gov.tr/api/File/GetFile/425/Sayfa/759/1107/DosyaGaleri/dsi_2023_yili_faaliyet_rapor
u.pdf
görevlerini ihmal etmeleri halinde tazminat sorumluluğunun doğması, suyun toplumsal bir değer olarak korunduğunu göstermektedir. Bu kanunlar, suyun kullanımının sadece bir hak değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk olduğunu gösteren ilk yazılı belgelerdendir.
Roma İmparatorluğu ise su yönetimini bir mühendislik harikasından öteye taşıyarak "kamusal su" (aqua publica) bilincini geliştirmiştir. Roma’nın inşa ettiği devasa su kemerleri, suyun sadece elit bir kesimin değil, kamusal alanlardaki çeşmeler ve hamamlar aracılığıyla tüm halkın erişimine açık bir kaynak olduğunu tescil etmiştir. Roma Hukuku’nda suyun statüsü, devletin koruması altındaki bir kamu malı (res publica) olarak tanımlanarak modern su hukukunun temelleri atılmıştır.
b. Osmanlı Dönemi
Osmanlı Devleti’nde su yönetimi, İslam hukukunun "suyun bir kamu malı olduğu ve herkesin ondan yararlanma hakkı bulunduğu" prensibi üzerine kurgulanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda su yönetimi, merkezi idare ile yerel topluluklar arasında kurulan çok katmanlı bir yapı üzerinden şekillenmiştir. Bu dönemde suyun temini ve dağıtımı büyük ölçüde vakıf sistemi aracılığıyla yürütülmüş; çeşmeler, sebiller ve su yolları hayır amacıyla tesis edilmiştir.4
Bu dönemde suya ilişkin ihtilafların kadı mahkemelerinde görülmesi, suyun hukuki bir mesele olarak ciddiyetle ele alındığını göstermektedir. Böylece Osmanlı pratiğinde “su hakkı” modern anlamda bireysel bir insan hakkı olarak kavramsallaştırılmamış olsa da, toplumsal adalet ve kamu yararı ekseninde korunmuştur.
c. Cumhuriyet Dönemi ve Modernleşme Süreci
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte su yönetimi, modern devlet anlayışı çerçevesinde merkezi bir yapıya bürünmüştür. 1926 tarihli ve 831 sayılı Sular Hakkında Kanun, su kaynaklarının tescili ve belediyelerin su hizmetleri konusundaki yetkilerini düzenleyen ilk kapsamlı yasal metindir. Ancak 1950’li yıllardan itibaren hız kazanan sanayileşme ve kontrolsüz kentleşme, suyun sadece bir tüketim nesnesi olarak görülmesine yol açmış; bu da kaynakların kirlenmesi ve su havzalarının baskı altına alınmasıyla sonuçlanmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki "su ile kalkınma" hedefi, günümüzde iklim değişikliğinin de etkisiyle yerini "su kriziyle mücadele" ve "stratejik yönetim" zorunluluğuna bırakmıştır.
3. TÜRKİYE’DE SU KRİZİ
Türkiye’de su krizi, yalnızca iklimsel koşulların bir sonucu olarak değil; nüfus artışı, kentleşme, tarım ve sanayi politikaları ile yakından ilişkili yapısal bir sorun olarak ortaya 4 İnalcık, H. (2000). Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve ekonomi. Eren Yayıncılık.
çıkmaktadır. Bu bağlamda kriz, doğal kaynakların sınırlılığı kadar, bu kaynakların nasıl yönetildiği ve paylaştırıldığıyla da doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye, iklim kuşağı itibarıyla Akdeniz ikliminin etkisi altında, yarı kurak bir bölgede yer almaktadır. Yağışın zamansal ve mekânsal dağılımındaki dengesizlik, su krizinin en temel doğal nedenidir. Türkiye’nin 25 akarsu havzası incelendiğinde, su potansiyeli ile su talebi arasında büyük bir uçurum olduğu görülmektedir. Özellikle Marmara ve Küçük Menderes gibi nüfus ve sanayinin yoğun olduğu havzalarda su arzı güvenliği kritik eşiğin altına inmiştir.5 İklim değişikliğine bağlı olarak artan sıcaklıklar ve azalan kar yağışları, havzaların beslenmesini engellemekte ve kuraklık periyotlarını kalıcı hale getirmektedir.
Su üzerindeki baskı, demografik ve ekonomik tercihlerle doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de suyun yaklaşık %70-75’i tarımsal sulamada kullanılmaktadır. Ancak tarımda hala yaygın olarak kullanılan orantısız sulama yöntemleri, kısıtlı olan tatlı su kaynaklarının israf edilmesine neden olmaktadır. Öte yandan, kontrolsüz kentleşme ile metropollerde toplanan nüfus, suyun devasa mesafelerden taşınmasını zorunlu kılmaktadır. Örneğin, İstanbul’un su ihtiyacı için Melen Çayı’nın sularının yüzlerce kilometre taşınması, sadece teknik bir çözüm değil, aynı zamanda transferin yapıldığı bölgedeki yerel ekosistemi ve tarımsal faaliyetleri etkileyen sosyolojik bir müdahaledir. Bu durum hem ekosistemi bozmakta hem de suyun maliyetini artırmaktadır.6 Sanayileşme ise sadece su tüketmekle kalmamakta, aynı zamanda deşarj edilen atıklarla mevcut temiz su havzalarını kirleterek "nitelikli su kıtlığına" yol açmaktadır.
Kriz sadece suyun miktarıyla değil, kalitesiyle de ilgilidir. Ergene ve Büyük Menderes gibi nehirlerin sanayi atıklarıyla kirlenmesi, bu kaynakların tarım ve içme suyu için kullanılamaz hale gelmesine neden olmaktadır. Bu durum, hukuki olarak "kirleten öder" ilkesinin etkin işletilemediğini; sosyolojik olarak ise kirliliğin vurduğu bölgelerde yaşayan halkın sağlığının ve ekonomik refahının göz ardı edildiğini göstermektedir.
Su krizi, sosyolojik açıdan bir "su adaletsizliği" sorunu doğurmaktadır. Kentlerde suya erişim büyük ölçüde altyapı ve ekonomik güçle sınırlıyken; kırsal bölgelerde yeraltı sularının çekilmesi, çiftçinin üretim yeteneğini kaybetmesine ve dolayısıyla "iklim göçü" dediğimiz yeni bir toplumsal hareketliliğe yol açmaktadır. Kır ve kent arasındaki bu fark, suyun bir lüks tüketim malzemesi haline gelme tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Gelir adaletsizliği, su maliyetlerinin artmasıyla birleştiğinde, alt gelir gruplarının sağlıklı ve yeterli suya erişimi bir sosyal kriz boyutuna evrilmektedir.7
7 Keleş, R. (2012). Kentleşme politikası. İmge Kitabevi.
6 Yıldız, D. (2020). Türkiye'nin su politikası: Stratejik yaklaşımlar. Su Politikaları Derneği Yayınları.
5 Akçakaya, A., Göktürk, O. M., Kömüşcü, A. Ü. (2021). Türkiye'de iklim değişikliği ve kuraklık analizi.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü Yayınları.
4. TÜRKİYE’DE SUYUN HUKUKİ STATÜSÜ
Türkiye’de suyun hukuki rejimi, bütüncül bir Su Kanunu’nun yokluğu nedeniyle parçalı bir mevzuat yapısına dağılmıştır. Bu durum, suyun yönetiminde yetki karmaşasına ve koruma standartlarında belirsizliğe yol açmaktadır.
Türk hukuk sisteminde suyun statüsü, Roma Hukuku’ndaki res publica geleneğinin bir devamı olarak "Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki mallar" kategorisinde değerlendirilir. Türk Medeni Kanunu’nun 715. maddesi uyarınca, sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait sular, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bu bağlamda su, özel mülkiyete konu olamaz; ancak kullanım hakkı (intifa) çeşitli ruhsat ve tahsisler aracılığıyla bireylere veya kurumlara devredilebilir. Ancak bu "kullanım hakkı" devrinin, suyun kamusal niteliğini zedeleyip zedelemediği modern hukuk doktrininde tartışmalı bir konudur.8
Su yönetimi, Anayasal bir dayanağa sahip olmakla birlikte, doğrudan bir "su hakkı" maddesi içermemektedir. Ancak Anayasa’nın 56. maddesindeki "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" hükmü, suyun korunması ve halka ulaştırılması ödevini devlete bir pozitif yükümlülük olarak yüklemektedir.
İdare hukuku açısından su, asli bir kamu hizmetidir. 2560 sayılı İSKİ Kanunu ve benzeri metinlerle belediyeler, suyun arzı ve atık suyun tahliyesi konusunda geniş yetkilerle donatılmıştır. Ancak su yönetimi Türkiye'de "çok başlı" bir yapıya sahiptir. Devlet Su İşleri (DSİ), Tarım ve Orman Bakanlığı, yerel yönetimler ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı arasındaki yetki örtüşmeleri, havza bazlı yönetimde bürokratik hantallığa neden olmaktadır. 2872 sayılı Çevre Kanunu ile su kaynaklarının korunması hedeflense de, ekonomik kalkınma öncelikli idari kararlar ile çevresel koruma normları arasında "kamu yararı" çatışması yaşanmaktadır. Yargı kararlarında bu çatışma genellikle "ekonomik yarar" lehine yorumlanabilmekte, bu da su havzalarının korunmasını güçleştirmektedir.9
Modern hukuk doktrinindeki en kritik tartışma, suyun bir "ekonomik meta" mı yoksa vazgeçilemez bir "insan hakkı" mı olduğudur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2010 yılında kabul ettiği 64/292 sayılı karar, temiz suya erişimi temel bir insan hakkı olarak görmüştür. Türkiye’de bu tartışma üç temel eksende yoğunlaşmaktadır:
1. Erişilebilirlik ve Ödenebilirlik: Su hizmetlerinin özelleştirilmesi veya yüksek fiyatlandırılması, dar gelirli grupların bu hakka erişimini kısıtlamaktadır. Hukuk devleti ilkesi, suyun "temel ihtiyaç" miktarının ücretsiz veya sembolik ücretlerle sağlanmasını (insani su hakkı) gerektirir.
2. Öncelikli Kullanım Hiyerarşisi: Su kıtlığı durumunda hukuki olarak önceliğin kimde olacağı (içme suyu mu, tarımsal sulama mı, sanayi mi yoksa ekosistemin kendisi mi?) hâlâ net bir yasal zemine oturmamıştır. Mevcut taslaklarda içme suyuna 9 Zevkliler, A. (2010). Çevre hukuku: Giriş ve temel kavramlar. Turhan Kitabevi.
8 Güneş, A. M. (2015). Türk hukukunda suyun hukuki statüsü ve yönetimi. Adalet Yayınevi.
öncelik verilse de, ekosistemin "can suyu" hakkı genellikle ekonomik çıkarların gerisinde kalmaktadır.
3. Kuşaklararası Adalet: Mevcut su kaynaklarının yasal düzenlemelerle aşırı tüketime açılması, gelecek nesillerin hakkına saldırı niteliğindedir. Bu durum, çevre hukukunun temel ilkelerinden olan "ihtiyatlılık" ve "sürdürülebilirlik" ilkelerinin ihlali anlamına gelir.10
Hazırlanmakta olan "Su Kanunu Tasarısı", bu parçalı yapıyı birleştirmeyi ve suyun hukuki statüsünü netleştirmeyi vaat etse de, suyun "ticarileştirilmesi" riskini barındırdığı gerekçesiyle sosyolojik ve hukuki eleştirilerin odak noktasındadır.
5. ULUSLARARASI YAKLAŞIMLAR VE KARŞILAŞTIRMALI ANALİZ
Su krizi, sınır aşan sular ve küresel iklim değişikliği nedeniyle ulusal sınırları aşan bir meseledir. Bu nedenle, uluslararası kuruluşların belirlediği normlar ve bazı ülkelerin uyguladığı radikal çözümler, Türkiye’nin su politikaları için yol gösterici niteliktedir.
a. BM ve AB Perspektifi
Uluslararası düzeyde su yönetimi, "insan hakkı" ve "ekosistem koruması" odaklı iki ana eksende ilerlemektedir. Birleşmiş Milletler (BM), Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA) 6. maddesiyle 2030 yılına kadar herkes için temiz su ve sanitasyona erişimi hedeflemiştir. Avrupa Birliği(AB) tarafında ise “Su Çerçeve Direktifi”, su yönetiminde devrim niteliğinde bir yaklaşım sunmaktadır. Bu direktif, suyu idari sınırlara göre değil, biyolojik ve coğrafi "havza" sınırlarına göre yönetmeyi şart koşar. AB normları, suyun "kirleten öder" ilkesi çerçevesinde tam maliyet esaslı fiyatlandırılmasını ve suyun ekolojik durumunun "iyi" seviyeye getirilmesini yasal bir zorunluluk olarak belirlemiştir11
b. Başarılı Politika Modelleri
i. İsrail Modeli (Teknoloji ve Arıtma)
İsrail'in günümüzdeki en büyük ve en stratejik su kaynağı Akdeniz’dir. Ülke, dünyanın en büyük ve en verimli ters osmoz tesislerine sahiptir. Aşkelon, Sorek ve Hadera gibi dev tesisler sayesinde, İsrail'in içme suyu ihtiyacının %80'den fazlası deniz suyunun arıtılmasıyla karşılanmaktadır. Bu sayede ülke, yağış miktarına olan bağımlılığını neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. İsrail, atık suları geri dönüştürme konusunda dünya lideridir. Ülkedeki kanalizasyon ve atık suların yaklaşık %90'ı arıtılarak tarımsal sulamaya yönlendirilmektedir. Dünyada bu oran ortalama %5-10 civarındadır. Shafdan Tesisi; Tel Aviv bölgesindeki atık suları arıtarak Negev Çölü'ndeki tarım arazilerine ulaştırır. Bu sistem, temiz tatlı suyun içme suyu olarak kalmasını, tarımın ise arıtılmış suyla sürdürülmesini sağlar. 11 European Commission. (2000). Directive 2000/60/EC of the European Parliament and of the Council
establishing a framework for Community action in the field of water policy.
10 Yıldız, D. (2020). Dünyada ve Türkiye'de su hukuku: Güncel sorunlar. Su Politikaları Derneği.
İsrail, kaynak üretmenin yanı sıra "kaynak kaybını önleme" konusunda da uzmanlaşmıştır. Damla Sulama; Dünyada damla sulama teknolojisini (Netafim gibi firmalar aracılığıyla) geliştiren ülkedir. Bu yöntem, geleneksel sulamaya göre su israfını %50-70 oranında azaltır. Akıllı Şebekeler; Şehir şebekelerindeki sızıntı oranı İsrail'de %5-7 civarındayken, birçok ülkede bu oran %30'ların üzerindedir. Hukuki olarak tüm su kaynaklarının devlet mülkiyetinde olması ve çok sıkı bir merkezi denetim, israfın önlenmesinde kilit rol oynamıştır.12
ii. Singapur Modeli (4 Ulusal Musluk)
Singapur, yüz ölçümü küçük, nüfus yoğunluğu aşırı yüksek ve doğal su kaynakları neredeyse yok denecek kadar az olan bir "ada devleti" olarak, su krizini bir ulusal güvenlik meselesi olarak ele almış ve dünyadaki en gelişmiş su yönetim modellerinden birini oluşturmuştur. Tarihsel olarak Singapur, su ihtiyacının büyük bir kısmını Malezya'nın Johor eyaletinden boru hatlarıyla karşılamıştır. Ancak bu bağımlılık, siyasi bir koz olarak kullanılabildiği için Singapur, hukuki ve teknolojik yatırımlarla bu kaynağa olan ihtiyacını kademeli olarak azaltmaktadır. 2061 yılında Malezya ile olan su ithalat anlaşması sona erdiğinde tamamen su bağımsızlığına kavuşmayı hedeflemektedir.
Singapur'un kısıtlı topraklarının yaklaşık üçte ikisi su toplama havzası olarak tasarlanmıştır. Şehir planlaması, yağmur sularının devasa kanal sistemleri ve fırtına drenajları aracılığıyla 17 farklı rezervuara (baraja) yönlendirilmesi üzerine kuruludur. Bu, kentsel alanın kendisinin bir su havzası olarak kullanıldığı dünyadaki nadir modellerden biridir. NEWater (Yüksek Teknolojili Geri Kazanılmış Su); Singapur modelinin en özgün ve devrimsel parçasıdır. Atık sular (kanalizasyon dahil), çift membranlı ultrafiltrasyon, ters osmoz ve ultraviyole dezenfeksiyon aşamalarından geçirilerek içme suyu standartlarının bile üzerine çıkarılır. Adanın etrafını saran deniz suyu, üçüncü stratejik kaynaktır. Singapur, enerji verimliliği yüksek desalinasyon tesisleri kurarak kuraklık dönemlerinde bile su arzını garanti altına almıştır. 4. kaynak ise Malezya ile anlaştıkları ithal su kaynağıdır.13
c. Türkiye ve Küresel Başarı Modellerinin Karşılaştırılması
Uluslararası alanda "su krizi lideri" olarak kabul edilen İsrail ve Singapur ile Türkiye kıyaslandığında, en temel farkın suyun döngüsel yönetimi ve hukuki merkeziyetçilik noktalarında toplandığı görülmektedir. Hukuki açıdan bakıldığında; İsrail ve Singapur’da suyun yönetimi tek bir otorite (Singapur'da PUB, İsrail'de Su Otoritesi) eliyle yürütülmektedir. Bu merkezi yapı, stratejik kararların hızla alınmasını ve ülke genelinde tek bir standardın uygulanmasını sağlamaktadır. Türkiye’de ise su yönetimi; Devlet Su İşleri (DSİ), yerel belediyeler (İSKİ, ASKİ vb.) ve çeşitli bakanlıklar arasında bölünmüş "çok başlı" bir yapıdadır. Bu durum, havza bazlı yönetimde yetki karmaşasına ve özellikle kriz dönemlerinde koordinasyon eksikliğine yol açmaktadır. İsrail’in 1959 tarihli Su Kanunu ile 13 Tortajada, C. (2006). Water management in Singapore. International Journal of Water Resources
Development, 22(2), 227-240.
12 Siegel, S. M. (2015). Let there be water: Israel's solution for a water-starved world. Thomas Dunne Books.
her damla suyu devletin mutlak koruması altına alması, Türkiye’nin yıllardır yasalaşmasını beklediği kapsamlı "Su Kanunu" ihtiyacıyla büyük bir tezat oluşturmaktadır.14
Teknolojik ve kaynak yönetimi perspektifinden, İsrail ve Singapur suyu "tükenen bir kaynak" değil, "sürekli dönüştürülen bir varlık" olarak kurgulamıştır. İsrail’in atık suların %90’ını tarıma geri kazandırması ve Singapur’un "NEWater" teknolojisiyle atık suyu içme suyuna dönüştürmesi, su arzını yağışlara olan bağımlılıktan kurtarmıştır. Türkiye’de ise tatlı su kaynaklarının yaklaşık %75’i tarımsal sulamada kullanılmakta ve bu alanda hala büyük oranda "vahşi sulama" yöntemleri devam etmektedir. Atık suyun geri kazanımı Türkiye için henüz başlangıç aşamasında olup, kentsel atık suların büyük bir kısmı geri kazanılmadan deşarj edilmektedir.
Sosyolojik açıdan ise en büyük fark "kamuoyu algısı" ve "fiyatlandırma" politikalarındadır. Singapur ve İsrail, suyun ekonomik değerini topluma yansıtan ve israfı cezalandıran "tam maliyet" odaklı fiyatlandırma modellerini benimsemiştir. Ayrıca, Singapur örneğinde görüldüğü üzere, halkın geri kazanılmış suya olan güvenini kazanmak için yürütülen sistemli eğitim ve şeffaflık kampanyaları, toplumun su krizine bakışını bir "ulusal beka" meselesine dönüştürmüştür. Türkiye’de ise halkın büyük bir kesiminde hala devam eden "su zengini ülke" algısı, tasarruf bilincinin yerleşmesini ve suyun stratejik bir maliyetle fiyatlandırılmasını zorlaştırmaktadır. Türkiye’nin havza koruma planları kağıt üzerinde AB ve dünya standartlarına yakın görünse de, uygulama aşamasında İsrail ve Singapur’un ulaştığı "kapalı döngü" sisteminden ve yönetimsel bütünlükten henüz uzaktır.15
15 Tortajada, C. (2006). Water management in Singapore. International Journal of Water Resources
Development, 22(2), 227-240.
14 Yıldız, D. (2020). Dünyada ve Türkiye'de su hukuku: Güncel sorunlar. Su Politikaları Derneği.
KAYNAKÇA
1. Akçakaya, A., Göktürk, O. M., Kömüşcü, A. Ü. (2021). Türkiye'de iklim değişikliği ve kuraklık analizi. Meteoroloji Genel Müdürlüğü Yayınları.
2. Birleşmiş Milletler. (2010). Güvenli ve temiz içme suyu ile sanitasyon insan hakkı. (karar no. 64/292).
3. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü. (2023). DSİ 2023 Yılı Faaliyet Raporu. https://cdniys.tarimorman.gov.tr/api/File/GetFile/425/Sayfa/759/1107/DosyaGaleri/dsi_2023_yili_faaliyet_raporu.pdf
4. European Commission. (2000). Directive 2000/60/EC of the European Parliament and of the Council establishing a framework for Community action in the field of water policy.
5. Fahlbusch, H. (2009). Antik çağda su yönetimi ve hukuksal düzenlemeler. Arkeoloji Yayınları.
6. Güneş, A. M. (2015). Türk hukukunda suyun hukuki statüsü ve yönetimi. Adalet Yayınevi.
7. İnalcık, H. (2000). Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve ekonomi. Eren Yayıncılık.
8. Keleş, R. (2012). Kentleşme politikası. İmge Kitabevi.
9. Tortajada, C. (2006). Water management in Singapore. International Journal of Water Resources Development, 22(2), 227-240.
10. Siegel, S. M. (2015). Let there be water: Israel's solution for a water-starved world. Thomas Dunne Books.
11. Yıldız, D. (2020). Dünyada ve Türkiye'de su hukuku: Güncel sorunlar. Su Politikaları Derneği.
12. Yıldız, D. (2020). Türkiye'nin su politikası: Stratejik yaklaşımlar. Su Politikaları Derneği Yayınları.
13. Zevkliler, A. (2010). Çevre hukuku: Giriş ve temel kavramlar. Turhan Kitabevi